Ana sayfa Dizi / Film ABD’nin Yok Olma Korkusu ve Bundan Beslenen Bilimkurgu

ABD’nin Yok Olma Korkusu ve Bundan Beslenen Bilimkurgu

PAYLAŞ

Amerika Birleşik Devletleri için yok olma korkusu 1930’lu yıllardan günümüze kadar gelen, oturmuş bir paranoyadır. Paranoyayı besleyen unsurlar tartışmasız ekonomik buhran ile başlayan süreç ve Soğuk Savaş’tı. Nükleer tehdit bir yana, Soğuk Savaşın ardından gelen iç güvenlik sorunu ve ABD’nin terör olaylarıyla karşılaşması kendi sınırları içinde ve dünyanın geri kalanında güvenlik tartışmalarını doğurdu.

1950’ler korku ve endişenin hüküm sürdüğü bir dönem olmuştur. Nükleer tehdit ile insanlık kendi türünü yok edebilen orantısız bir gücü keşfetmiş ve bunu kullanma cesaretini göstermişti. İnsanlık kendi türü için tehditti ve bu üzerinde yaşadığı gezegeni de kapsıyordu. Bu noktada düşük bütçeli B-tipi filmler beyazperdeden adeta taşmaya başladı. Filmlerin ortak noktası savaş sonrası karanlık ve bundan beslenen karamsarlık, savaş ve savunma psikolojisiydi. Ama en çok öne çıkan bir olgu vardı ki bu da bilinçli olarak insanlara empoze edilen insanoğlunun tehlikeli yüzüydü.

 

1951 ABD yapımı ”The Thing” isimli bilimkurgu filmi bunun en net örneklerindendir. 0044121Howard Hawks imzalı bu B filmi bir uzaylının peşine düşen Amerika ordusunun hikayesini konu alıyordu. Bu filmi izleyen ve bence korkuyu bizlere en net yansıtan bir diğer film ise 1954 yapımı ”Them” filmiydi. Them, nükleer silah deneme çalışmaları sonucunda mutasyona uğrayan ve dev karıncalara dönüşen canavarları konu alan bir filmdi. Bu canavarların ilk hedefi ise bizi şaşırtmayacak cinstendir. Bir devlet ajanını ve ailesini yok eden bu karıncaların filmin ilerleyen sahnelerinde bütün Güney’i nasıl da hakimiyet altına alacaklarını izleteceklerdir. Bu örnekleri çoğaltmak gerekirse; 1955 yapımı The Quartermass Experiment, 1956 yapımı The Invasion of The Body Snatchers, 1958 yapımı I married a Monster From Outer Space… Bilinçli olarak ortaya çıkarılan yok olma korkusunun işlendiği bu filmler başka dünyalardan gelen canavarların insan kılığına girebileceği ve bizleri kontrol altına alabilecekleri olgusu üzerine kurulmuştu. Dönemin korkusunun beyazperdeden taştığı bu filmler aynı zamanda demode efektleri ile ustaca tasarlanan dramatik ögelerden gücünü alıyordu. B-tipi filmlerinin sömürgeci boyutlarını Jürgen Menningen şu sözlerle açıklayacaktır:

Yabancı, dünya dışı güçlerin altındaki Dünya’nın kurtarılması gerektiği bahanesiyle, sınıflı toplumun tipik eğilimlerinden biri, yani kendi çıkarlarını bütün bir insanlığın çıkarlarıymış gibi sunma kurnazlığı, bilimkurguda kendini apaçık belli eder.

 

Anlayacağınız beyaz perdeden izleyiciye geçen ortak kaygı yaratıklarla sembolize edilen komünistlerin aralarına karışabileceği korkusudur. Komünizm ve faşizm korkusu bu dönemde her şeyde olduğu gibi bilimkurgunun da temeline oturmuştu.

 

1960’lar ise karmaşanın ve toplumsal korkunun daha çok dışa vurulduğu dönemdir. Berlin Duvarı inşası, Küba krizi ile artık Soğuk Savaş çok daha farklı bir boyuta taşınmıştır. 60’lar Kennedy suikasti, Vietnam Savaşı, Çin devrimi derken iktidarın sorgulandığı bir dönem olmuştur. Tüm bunların yanında Sovyetler Birliği ile girişilen  yoğun uzay yarışı gündemdeydi. 1969’da Ay’a ayak basılmasına (?) kadar ilerleyen bu süreç bilimkurgunun da daha fazla ciddiye alınmasına yol açacaktı. Edebiyattaki ani yükseliş ve yazılan kitapların çokluğu zamanla sinema evreni içinde bir dönüm noktası oldu. Yapımcılar, ünlü film şirketleri ve ünlü yönetmenler bu türe yönelince bilimkurgu sineması haliyle yükselişe geçti.

 

Dr._Garipaşk

 

1964 yapımı Dr. Strangelove filmi politik hiciv filmi olmakla beraber Peter George’un romanından uyarlanmıştı. İktidarın sorgulandığı dönemde ortaya çıkan bu bilimkurgu filmi Amerikan haber alma ve genelkurmay noktalarında yapılan bir ton hatanın sonucunda dünyanın nükleer savaşa nasıl sürüklendiğini anlatmaktaydı. Bir atom savaşı sonucunda gelecek kıyamet günü korkusu tüm o mizahi ögelerin arasında korkunç bir şekilde sıyrılmaktaydı. Zaten  film boyunca Kubrick’in mizahı keskin ve acımasızdı. Yani tam bir dönem filmiydi. 1965 yapımı  Fahrenheit 451 ise yine iktidarın eleştiriliği ve savaşın hüküm sürdüğü kaliteli bir yapımdı. Ancak 60’lar senesinde bilimkurgu sineması için dönüm noktası ancak 1968’de yaşanacaktı. Bilimkurgu sineması için üst düzey bir örnek sayılabilecek A Space Odyssey 1968 yılında görülmemiş bir bütçeyle çekildi. Efektlerin gerçeğe yakın olması için harcanan mali kaynak ve çaba yeni bir dönem doğuracaktı. Artık edebiyatın hüküm sürdüğü bilimkurgu görsel alanda da kendini göstermeye başlamıştı. 1968 yapımı bu film daha çok bütçe ayrılan yeni filmlere kapı açtı. Aynı yıl çekilen Planet of the Apes büyük bir başarı yakalayınca 1973’de sonuncusu çekilecek dört devam filmi daha beyazperdede yer aldı.

 

220px-AclockworkSoğuk Savaş’ın etkilerinin bunlarla sınırlı olmadığı 1970’lerin başından itibaren de ortaya çıkacaktı. Nükleer savaş, cehennem günü, politik sıkıntılar ve iktidar sorgulamarıyla birlikte insanın insana yapabilecekleri kitaplarda olduğu gibi beyazperdeden de taşmaya devam ediyordu. İnsanlığın yanında yaratıkların da hüküm sürdüğü bu filmler kuşkusuz paranoyanın apaçık örnekleriydi. 1971 yapımı A Clockwork Orange iktidarın beyin yıkama tehdidini konu alırken, 1971 yapımı bir diğer film olan THX 1138 devlete karşı mücadele eden bir adamın öyküsüne yer verdi. İktidar kaygıları bir yana, canavar furyası da büyük ses getiren Maymunlar Cehennemi serisiyle devam ediyordu. İnsanlığın dünyanın hakimiyetini kaybettiği Maymunlar Cehennemi serisinin yayınlanmasının üzerinden bir yıl geçmişti ki ekolojik çöküşe yer veren Silent Running 1972’de izleyiciyle buluştu. Neden ne olursa olsun her bilimkurgu filminden Soğuk Savaş’ın silinmez izleri taşmaya devam ediyordu. Ancak 1970’lerde kendini gösterecek yeni bir konu daha vardı: insanlığın hayatının bir hiç uğruna harcandığı senaryolar. 1973 yapımı Westworld, 1979 yapımı Alien filmleri bunlara verilebilecek en yaygın örneklerdir. Her iki filminde ortak noktası şirketler uğruna yiten canlarda sakınca görünmemesidir.

1980’li yıllara gelindiğinde ise Cyberpunk akımı sinemada etkili olmuştur. Ve yine bizi insan yapan şeyler sorgulanmaya devam etmiştir. Bıçak Sırtı, Robocop, Terminator bu dönemde hayat bulmuştur. Androidler üzerinden insan olmayı sorgulayan, yakın gelecekte geçen bu filmlerde bedenlerin ister etten ister metalden olsun fiziksel zarar görmesi durumunda nasıl da kolayca onarıldığı izletilmiştir. Makine ve insan ilişkisi, yapaylık ile gerçekliğin karşılaştırılması Cyberpunk ile bize çokça izletilmiştir.

 

Truman_Show_Poster1990’lı yıllarda Soğuk Savaşın resmen bitmesi ile tek güç olarak ABD kalınca bu bilimkurgu sinemasında da değişikliklere yol açtı. Kitlelere yönelik şiddetler yerini diktatörlere, zıvanadan çıkmış makinelere ve sokak serserilerine bıraktı.  Bu dönemde bilgisayar teknolojisinin gelişimi ve internetin gelişiminin etkisiyle Cyberpunk akımı devam etti. Sanal gerçeklik sık sık işlenmeye başlandı. Özellikle 90 yapımı Geleceğe Çağrı filmi beyin programlama konulu birçok filmin önünü açması bakımından önemlidir. Sanal gerçeklikten var olan bir seri katili konu alan 95 yapımı Sanal Gerçek filmi bu dönemin en çarpıcı örneklerindendir. Ayrıca ileriki yıllarda Hesaplaşma, Sil Baştan gibi filmlerde hafızanın gönüllü olarak silindiğini izledik. Truman Show, Gizemli Şehir, Matrix gibi filmlerde ise insan hafızasının yanında gerçekliğin bizzat kendisinin de programlanabilmesi konu alınır.

 

11 Eylül saldırılarından sonraki dönemde bilimkurgu filmlerini iki gruba ayırabiliriz: çizgi roman uyarlamaları ve distopik ögelerin ağır bastığı eleştirel filmler. 2001 yapımı Yapay Zeka kapitalizmin insanları nesnelleştirmesini eleştirirken, Azınlık Raporu adalet sistemini işler. Bu eserler savaşın bitmesi ile oluşan tek taraflı sistemi ve geleceğin karanlık taraflarına dair uyarılar içerir.

 

İncelenen filmler bizi gelecekte bekleyen kaçınılmaz son, toplumsal hayat hakkında ortak uyarılarda bulunmuş, teknolojik gelişmelerin hayatlarımızı nasıl etkileceğine dair tahminlerde bulunmuştur.

Yorumlar