Ana sayfa Edebiyat Harry Potter Çevirmeni Kutlukhan Kutlu ile Röportaj Yaptık!

Harry Potter Çevirmeni Kutlukhan Kutlu ile Röportaj Yaptık!

PAYLAŞ

Kutlukhan Kutlu’yu hepiniz tanırsınız. Harry Potter’ın 3. kitabından itibaren, Sevin Okyay ile birlikte Türkçe’ye çeviren Kutlu, çevirmenliğin yanı sıra Türk sinema yazarlığı da yapmaktadır. Kendisiyle yaptığımız bu röportajda, hakkında bilinmeyenleri ve Harry Potter’ı sorduk. Cevaplar karşınızda..

Neden çevirmen olmayı tercih ettiniz ve ne zaman, “Bu iş tamamdır, ben iyi bir çervirmenim,” diyebildiniz?

Dile ve dolayısıyla edebiyata çocukluktan beri epey ilgim var. Açıkçası küçükken “çevirmen olacağım” diye düşündüğümü hatırlamıyorum ama annem de çeviri yaptığı için, her ne kadar çocukken annemle birlikte büyümüş olmasam da, mesleğe belli bir aşinalığım vardı zaten. Üniversite’de İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduğum için orada da çeviri üzerine hem pratik hem de teorik eğitim görüyordum ama doğrusunu isterseniz bu da ilk başta ciddi anlamda çeviriyi kendim için bir meslek olarak düşünmeme sebep olmadı. Üniversiteye başlamamla eş zamanlı olarak çalışmaya da başladım ve o zaman yaptığım işi, yani dergiciliği, yazarlığı asıl mesleğim olarak görüyordum. Çeviri işi de daha çok dergi için yaptığım çevirilerden ibaretti. Öte yandan, o sıralar film festivali için altyazı çevirisi de yapmaya başladım ve işte bu, içimde çeviriye yönelik daha büyük bir merak uyandırdı. Hiçbir zaman durup da “iyi bir çevirmenim” dememişimdir ama iyi bir iş çıkarmış olma hissini ilk kez o altyazı çevirilerinde yaşamıştım.

Çevirdiğiniz ilk kitapla aranızda özel bir bağ kurulduğunu hissetmiş miydiniz?

Çevirdiğim ilk kitabın hangisi olduğuna karar verebilsem, belki bu soruya doğru cevap verebileceğim! Lisedeyken babam için bir basketbol kitabının epeyce bir bölümünü çevirmiştim (babam basketbol antrenörüdür), sanırım çevirinin pratiği üzerine ilk o zaman düşündüm. Ayrıca o zaman basketbol oynuyordum da, o yüzden konu benim çok ilgimi çekiyordu. İlginçtir, üniversite çağında, profesyonel olarak çevirisine katıldığım ilk kitap da bir spor ansiklopedisiydi.

Çevirdiğim ilk kurgu kitap Harry Potter ve Sırlar Odası… Evet, onunla “aramda özel bir bağ” kurulduğunu hissetmişimdir, Rowling’in dil dünyası üzerine epey bir kafa yormuş ve onun yaratım sürecinin bir benzerini Türkçede götürmek mecburiyetinde kalmış olduğum için.

Çeviri hayatınızı etkileyen en önemli olay neydi?

Eh, buna Harry Potter demezsem ağır haksızlık olur doğrusu. Sonuçta çeviri benim için arada bir yaptığım (onda da kitaplara pek bulaşmadığım), epey keyif de aldığım ama önüme çok dişli problemler getirmeyen, uzun soluklu bir “yaklaşım” üzerine düşünmemi gerektirmeyen bir alandı. Harry Potter ve Sırlar Odası’nın çevirisine dâhil olduğum anda önümde ayarı çok iyi tutturulması gereken bir dil dünyası buldum. Bunun aktarılması işi zorlu bir işti. Bu kitap (ve daha çok da, dili ve terminolojiyi asıl oturttuğumuz kitap olarak gördüm Harry Potter ve Azkaban Tutsağı) üzerinde çalışmak sanırım çeviri hayatımı etkileyen en önemli olaydı. Beni çeviriye farklı açılardan yaklaşmaya itti.

Birçok insana göre bir kitabı çevirmek neredeyse onu yazmak kadar önemli. Sadece kelimeleri değil o kitabın ruhunu da yansıtmaya çalışıyorsunuz. Ama çevirdiğiniz kitaplar içinden, çevirmekten hoşlanmadığınız veya çevirisini tamamlamadan bıraktığınız oldu mu?
Oldu. Bu, Harry Potter’dan önce hatta. Bilişim teknolojisi ve kültürüyle ilgili bir kitaptı, kurgu değildi yani. Zor da bir kitaptı. Teknoloji kültürüyle ilgiliyimdir, o sırada bu konuda yayın yapan bir yerde bile çalışıyordum ama doğrusu okumayı sevdiğiniz her şeyi çevirmeyi de seveceksiniz diye bir şey yok, bunu o zaman farkettim… Yol yakınken vazgeçtim.

Şu an çevirmekte olduğunuz kitap var mı?

Var. Hatta bir taneden fazla. Birini söyleyeyim. Sevin Okyay’la birlikte (tam da Harry Potter serisi devam ettiği yıllarda) çevirdiğimiz zorlu bir kitap vardı, Hayali Yerler Sözlüğü diye; işte onun iki yazarından biri olan Alberto Manguel’in bir başka kitabını çeviriyorum.

Çevirmen Kutlukhan Kutlu’nun dışında kimsiniz, neler yaparsınız?

Mizaç olarak soruyorsanız, genel olarak “meraklı biriyim” diyebilirim sanırım. Eylem olarak soruyorsanız, okumayı yazmayı ve izlemeyi seven bir insanım. Galiba biraz fazla merakım ve ilgi alanım var (çevirmenlik için faydalı bir şeydir bu, aşina olduğunuz ne kadar çok şey varsa o kadar iyi). Hepsini takip etmesi epey vakit alıyor ama tabii… Günleri 36 saate, haftaları 9 güne çıkarmalılar bence. Daha şık sayılar değil mi bunlar hem?

İş olarak soruyorsanız, çevirmenlik dışında yazarlık ve editörlük yapıyorum. Ama yazarlık derken kurgudan bahsetmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Edebiyat ve sinema başta olmak üzere çeşitli konular üzerine yazıları kastediyorum. Bundan on sene önce mesleğimi sorsaydınız “sinema yazarı” “çevirmen”in önünde olurdu ama şimdi (“Sinema” dergisinin kapanmasından sonra) sinema üzerine daha seyrek yazıyorum. Daha çok edebiyat ve kitaplar üzerine yazıyorum diyebilirim. Nitekim işin editörlük kısmında da eskiden dergi ve web sitesi gibi süreli yayınlar editörlüğü ağır basardı ama şimdilerde iyice edebiyata ve kitaplara doğru meylediyorum. Örneğin bir süre önce Aslı Tohumcu’yla bir 15 yazarın öyküsüne yer veren Güçoburlar diye bir kitap hazırladık.
Yaptığınız işler için kendinize birer ünvan seçmeniz istenseydi bunlar neler olurdu?

“Karpatların Maradonası” ya da “Kâinatın hâkimi” filan gibi mi? (Şimdi yaşınız gereği Gheorghe Hagi ve He-Man’i hatırlamıyor çıkacaksınız, çok saçma kaçacak bunlar!) Eğer “ünvan” ile bu tür yakıştırmalar kastediyorsanız, bence insan kendine yakıştırma yapmamalı, illa yakıştırılacaksa başkası yakıştırsın.

Sinemaya ilginiz ne zaman başladı?

Sanırım hatırlamayacak kadar küçükken. Bizim ailede film merakı yaygındır. Ben de kendimi bildim bile sinema perdesine, televizyon ekranına yapışır, büyülenmiş gibi bakar, başka dünyalara dalarım. Hatırladığım ilk sinema deneyimleri 70’li yıllardan, ilkokul öncesinden. Ancak izleme deneyimini, izlediğim anları tane tane hatırlayabildiğim iki film, Rus yapımı Aytmatov uyarlaması Beyaz Gemi (çünkü altı yaşındaydım ve neredeyse hiçbir şey anlamamıştım) ve Star Wars (sekiz yaşındaydım ve tamamen büyülenmiştim). Sonra, seksenlerde babamın bir video kulübü vardı, orada çıkan her şeyi izledim, binlerce film izlemişimdir seksenlerde. O zamandan beri de film tutkum devam ediyor.

Filmlerinizi izlerken aranızda bir bağ kurulduğunu hissettiğiniz senarist veya bir yönetmen oldu mu?

Olmaz mı? Çok. Tabii, bir beğendiğiniz, takdir ettiğiniz yönetmenler var. Orson Welles’i ya da John Ford’u ya da bugün faal olanlardan Martin Scorsese’yi, Paul Thomas Anderson’ı, Pedro Almodovar’ı nasıl takdir etmezsiniz? Ama bir de “iyi” olup olmadıklarından ayrı, dünyasını kendinize yakın bulduklarınız var. Benim için bu ikinci grupta genellikle romantikler ve düşçüler bulunuyor. Mesela eskilerden Federico Fellini, nispeten yenilerden Wong Kar Wai, Alan Rudolph, Tim Burton, Terry Gilliam, Hayao Miyazaki. Bir de “karanlık ruh”lar var tabii, her yeni filmlerini iple çektiğim: Werner Herzog, David Lynch, David Fincher… Hatta Coen kardeşleri de bu sonuncusuna katarım.

Bir film eleştirmeni, sinema aşığı bir çevirmen olarak, Türkçe’ye acayip bir şekilde çevrilen film isimlerini gördüğünüz zaman neler hissediyorsunuz?

Film şirketleri için yabancı bir filmin Türkçe ismini belirlerken öncelik o ismin – elbette ki filmle tamamen alakasız olmamakla birlikte – kendi başına ilgi uyandırabilecek ve tercihen filmin içeriğini iyi ifade edebilecek bir isim olmasında. Yani amaç illa ki filmin orijinal adını doğru çevirmek değil. Eğer orijinal ismi doğru çevirdiğinizde ortaya Türkçede kuru, zorlama, cazibesi olmayan ve en ufak fikir vermeyen bir isim çıkıyorsa, büyük ihtimalle bu değiştirilir (ki aslında kitaplarda da benzer bir durum var). “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”ın (ki bir şiir alıntısıdır bu isim) “Sil Baştan” olması gibi. Gelgelelim iş “The Truth About Cats and Dogs”a “Gözler ve Sözler” demeye varınca bu mantık zorlanmaya başlıyor (yine de tamamen alakasız değil, konuyu düşünürseniz). “Lock, Stock and Two Smoking Barrels”ın “Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana” olmasına ise kelimeler kifayet etmiyor. “Üşütük Popolar” gibi gerçekten insanı yerlere deviren tuhaflıklara ise minnettarız tabii!
Siz yazınızı henüz göndermişken, ‘Sinema’ dergisi kapatılmıştı. O an ne düşünmüştünüz? Sinema dergisi ile yolculuğunuzun en eğlenceli kısmından biraz bahseder misiniz?

Aslında sinema dergiciliğinin, özellikle de büyük şirketler, holdingler bünyesinde yapılanının, yokuş yukarı bir mücadele olduğunu ve artık muhtemelen çok ömrü kalmadığını biliyorduk. Yine de on dokuz yıl sürekli yazdığınız bir mecranın kapanması insanın içine oturuyor tabii. En eğlenceli kısmı yoğun araştırma yaptığım dosyalardı açıkçası. “Alt türleriyle bilimkurgu sineması” dosyalarında epey keyif almıştım. “Star Wars” ve “Çizgi Roman ve Sinema” özel eklerini hazırlamak da eğlenceliydi. Yine özellikle işin araştırma kısmı. Bitip de basılı sayfalarına göz gezdirdiğimde en çok hoşuma gidenler de bu işler oldu.

Harry Potter kitaplarının filmlere uyarlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Potterhead’lerin kalbini kırmayı hiç istemem tabii ama açıkçası çok da iyi şeyler düşünmüyorum. Seride bir “sinema yapıtı” olarak hakikaten, çekincesiz sevdiğim tek film “Ölüm Yadigarları, Bölüm 1”dir (bunu söyleyen Potter okuru tarafım değil, sinemasever tarafım yalnız, onu belirteyim). Nihayetinde Harry Potter benim için kitaplardır; gerisi hoş birer ekstra gibi geliyor bana.

Rowling’in sihirli dünyaya ait birçok yeni kelime yarattığı su götürmez bir gerçek. O kelimeleri çevirirken Sevin Okyay ile ayrı düştüğünüz, farklı fikirler ürettiğiniz oldu mu? Çeviri aşamasındayken değişen kelimeler oldu mu?
Kelimelerin çevirisi, yani terminoloji benim işimdi. Dolayısıyla fikir üretme işi de bana bakıyordu. Bazen bir kelime için tek bir karşılık bulurdum, içime sinen bir karşılık… Sevin Okyay’a bu karşılık konusunda ne düşündüğünü sorardım, beğendiyse o karşılığı kullanırdık. Bazen ise bir tane değil birçok karşılık bulurdum ve Sevin Okyay’a hepsini söylerdim, sonra konuşarak bunların arasından birini seçerdik. O yüzden de kelime çevirilerinde Sevin Okyay’la ayrı düşmemiz gibi bir şey söz konusu değildi – daha ziyade benim bazen kendimle ayrı düşmem gibi bir durum yaşanırdı! Söz konusu karşılıklar arasında birine bir türlü karar veremediğim (hatta kitap matbaaya gitmek üzereyken bile fikir değiştirdiğim) birkaç vaka vardır doğrusu.
Bu benim kişisel olarak öğrenmek istediğim bir soru; ilk kitabı çeviren siz olsaydınız Kelid aynasını nasıl çevirirdiniz?

Bırakalım böyle kalsın bence. O karşılık artık yerleşmiş çünkü, üstüne bir şey söylemek tuhaf geliyor bana. Bir kelimenin karşılığına (ya da mesela çevrilmemesine) karar verildikten sonra hakikaten o çeviri üzerine artık düşünmüyorum da zaten. Nihayetinde yapılan kelime oyunu saptanıp aynen uygulanmış, alternatifleri de aşağı yukarı belli.

Bazı noktalar sonradan fark edilen küçük ayrıntılar içeriyor. Bazıları açıkça belli olsa da kimisi aylar, hatta yıllar sonra fark edildi. Tom Riddle’ın isminin değişip Voldemort oluşturması, Kelid’in ters çevirilince Dilek olması gibi. Çevirirken bu ip uçları size veriliyor muydu, yoksa siz mi keşfediyordunuz?
Bize ipucu verilmiyordu, biz keşfediyorduk… Bazen de keşfedemiyorduk tabii, neyse ki enderdi bu. Bazen ise keşfediyorduk ama problemin çok iyi bir çözümü olmuyordu. “Adım Lord Voldemort” problemi, ikinci kitabı çevirirken karşımızdaydı zaten. Neyse ki küçük bir fedakârlıkla Türkçede makul ve kolay bir karşılığı var.

Çevirirken en çok keyif aldığınız bölüm hangisiydi?

Hmm, zor soru. Sanırım Hızır Otobüs bölümü diyeceğim, şahsen çevirdiklerim arasında gerçekten sonradan değil de çevirirken keyif aldığım anları hatırlamaya çalışınca, en başta o geliyor. Zaten seride evden çıkış bölümlerini çok severim genel olarak. İnsanın içi ferahlar. Tezahüratları ve spiker anlatımlarını çevirmek keyifli olduğundan bazı Quidditch bölümleri de çok zevkliydi doğrusu. “Kralımızsın Weasley”yi çevirdiğim ânı gayet net hatırlıyorum mesela.

Yorumlar