Ana sayfa Edebiyat Tarihe Fantazya Katmak: Kubilayhan Yalçın

Tarihe Fantazya Katmak: Kubilayhan Yalçın

PAYLAŞ

”Hafif tarih sosuna batırılmış fantazyalar…”

Kubilayhan Yalçın kitapları 2453: Alınyazıcı ve Ruhkurtaran’ı böyle tanımlıyor. Büyük özenle oluşturulmuş, her cümlesi keyif veren bu kitaplar şiddetle tavsiyemdir. Yazarı ayrı, kitapları ayrı büyüleceyecek sizi. Bilgisine, dolu doluluğuna, öyküleri birbirine bağlayışına ve en önemlisi kitabın diline hayran kalacaksınız. Biraz tarih çokça fantazya ile oluşturulmuş bu dünyanın yaratıcısı Kubilayhan Yalçın ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Ama önce kitaplarını henüz okumamış okurlar için arka kapak yazılarına göz atalım.

2453Kitaba adını veren 2453 Üçlemesi’nde İstanbul, Nova Konstantinopolis adında, çelik surlarla çevrili bir şehir devleti olarak karşımıza çıkıyor. Binbaşı Fatih Mehmet Alan ve Rose Croix Şövalyesi Saint Germain Kontu’nun başrolleri paylaştığı bir “zaman aşırı operasyon”a tanık oluyoruz…

Dört öyküden oluşan Lunatik, Batı’nın kurt adam efsaneleriyle Doğu’nun kurttan türeyiş destanlarını birleştiriyor, melez embriyonlardan, teknolojik tabutlara gerçek ve fantezi arasında bir pandül gibi salınıyor.

Üç Metafizik Biyografi’de ise, İstanbul’dan vazgeçemediğini söyleyen doğaüstü bir katilin, 21 Aralık 2012’de Şirince’ye gözlemci olarak gelen ünlü bir rock solistinin ve aklını kaçırmış bir zaman pilotunun ilginç öykülerine tanık oluyoruz.

ruhkurtaran-ustKubilayhan Yalçın, üç uzun öyküsünü okurlara sunuyor. Ruhkurtaran: 1977 yılında, Ağrı Dağı’nın zirvesinde, “gemisiz ve tufansız” bir Nuh gibi ortaya çıkan, Kanlı 1 Mayıs ve 12 Eylül darbesini önceden haber veren bir zaman pilotu… Zaman Terbiyecisi ve Yıldız Bekçisi gibi unvanlarla anılan bir Kont. Anarko: Kaburga kemiklerinde anahtar şeklinde bir kemik taşıyan kız! Dev bir orak ve bir çekiçle, kurbanlarının “üçüncü gözünü” çalan bir avcı… Lunatik: Tanrısıyla arasında duran “hayvanı” ıslah etmeye çalışan bir kurt adam. James Bond romanlarının kendisiyle konuştuğuna inanan, Iron Maiden hayranı bir medyum. Beden parçaları ve ruh kalıntılarından paranormal terör orduları yaratan eski bir THKO’cu. Ve diğerleri…

Keyifli okumalar!

Kimdir bu Kubilayhan Yalçın?

KY: Anneanneme sorsaydınız “eşek sıpasının teki” derdi her halde. Şaka bir kenara: Şiirler, öyküler, romanlar, yazarların “psikobiyografileri” gibidir aslında. Yazar, sözcüklerin ardına saklanmış gibi görünür ama çoğu zaman okur karşısında çırılçıplaktır. Ürettiği metinler aracılığıyla bilincinin ve bilinçdışının kodlarını okura servis etmiştir.  Özellikle fantastik anlatılar, rüyalarla benzer bir dile sahiptir. Bu yüzden tıpkı rüyalar gibi yorumlanıp, analiz edilebilirler. Bana sorarsanız yazarların “itiraflar” adını verdikleri otobiyografik anlatılar yalanlarla doludur. Okur, yazarın kim olduğuna dair gerçekleri karakterlerin, diyalogların, olay örgülerinin yani kısaca yazarın kitaplarının içinde bulacaktır. Ama Kubilay Bey alt tarafı bir iki otobiyografik detay vermenizi istemiştik, lafı çok dolandırdınız derseniz: İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde resim, Gazi Üniversitesi’nde de müzik öğretmenliği okudum. Çocuk müzik eğitimiyle ilgili bir yüksek lisans tezim var. Yaklaşık yirmi beş yıldır klasik gitarla iştigal ediyorum ve iç dünyam hala müzik ve edebiyatın, başka bir deyişle ses ve sözün, tınılar ve kavramların birbirleri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı bir savaş alanı gibi…

Bu yolculukta kendinize ne zaman yazar demeye başladınız?

KY: Kendime hala yazar diyebildiğimi zannetmiyorum. Fikrimce bu tarz şeylere okur ve zaman karar verir. Bir sismografın yer sarsıntılarını kaydetmesi gibi zihnimde bir takım sözcükler, imgeler ya da karakterler buluyorum ve onları sistematik bir şekilde kayda geçirmeye çalışıyorum. Bunu ne zamandan beri yaptığımı sorarsanız: Kendimi bildim bileli…

Nasıl anlattığınıza mı daha çok önem verirsiniz yoksa ne anlattığınıza mı?

KY: Öz ve biçim et ve tırnak gibidir. İnsanın bir beden ve zihin sahibi olması gibi. Birini diğerine tercih edebilir misiniz? Bir hikâye ya da bir tema, belirli bir dil, söylem, anlatı tekniği ya da imge sistemiyle birlikte doğuyor. Ama edebiyatın bir söz söyleme sanatı olduğunu düşünürsek, eşitler arasında birincilik payesini “nasıl anlattığınıza” yani dil, biçim, biçem boyutuna verebiliriz. Çünkü en parlak fikirleri ya da konuyu, kaba bir dil ve özensiz bir anlatım tekniğiyle mahvedebilirsiniz. Sorunuzun yanıtı: Her ikisi üzerine de titiz bir şekilde eğilmek…

Yarattığınız karakterlerin kaderi önceden belli midir? Yoksa yazım sürecinde kendi kaderlerini bizzat kendileri mi belirliyor?

KY: Doğadaki her “canlı” gibi, roman ve öykü kahramanları da(!) belirli bir evrim sürecine tabidirler fikrimce. Önce zihinlerimizde belli belirsiz birer hayalet gibi gezinmeye başlarlar. Onları bir takım düşünce, olay ve olgularla besleriz ve giderek yarı-bedenlenmiş, “non-finito” bir resim ya da varlığa dönüşürler. Ve büyük gün geldiğinde dövüşen, sevişen, dans eden, ölen, dirilen, bize ait ikincil bir kişiliğe, ikiz bir ruha dönüşürler. Özetle: Benim öykülerde karakterler belirli genetik kodlarla doğuyorlar ama “çevresel koşullara adapte olup” gelişen olaylar ve durumlar karşısında beklenmedik davranışlar da sergileyebiliyorlar. Hikâyenin devamını ya da karakterin akıbetini çoğu zaman ben de merak ediyorum. Çünkü yazma eylemi sırasında -Freud yaratıcı trans hali diyor buna- işler önceden tasarladığınız gibi gitmeyebiliyor. Bilinçdışınız size beklenmedik sürprizler yapıyor. Sanırım yazmayı zevkli ve vazgeçilmez kılan biraz da bu belirsizlik.

Neden fantastik türde eserler veriyorsunuz? Neden bu tür size daha çekici geliyor?

KY: Buna psikanalitik edebiyat kuramcıları, sanat psikologları ya da beyin araştırmacıları daha net yanıt verebilir zannediyorum. Ama fantastik yazın, hem iç uzay (yani kendi iç dünyanızda) hem de dış uzayda yapılan bir keşif macerası gibi. İç uzay keşfi derken şunu kast ediyorum: Örneğin, gerçek uzay zamanda devler yoktur. Ama fantastik bir anlatıda karşınıza çıkan devler, devleşmiş bir egonun simgesel ifadesi olabilir. Bu tarz metafor, alegori ya da semboller rüyalarda da karşımıza çıkar. Çoğumuz rüyamızda ölmüş bir yakınımızı görmüşüzdür. Eh fantastik edebiyat da öldükten sonra dirilen ya da “iki dünya arasına sıkışmış” varlıklarla doludur. Ya da yine eskiden yaşadığımız ev, sokak ya da şehirde görürüz kendimizi. Ya da çoktan mezun olduğumuz üniversitede yeniden bitirme sınavlarına girerken… Bilim kurgu edebiyatındaki zaman yolculuğu temasından ne farkı var bu geri gidişlerin? Demek ki öz ve biçim olarak “fantastik” insan beyninin bir fonksiyonu, işletim sistemimizde böyle bir özellik var. Tüm o gerçekdışı gibi görünen olay örgüleri ve karakterler aslında iç uzayınızdan, fiziksel olarak dokunamayacağınız bilinç ve bilinçdışı bölgelerden mesajlar, bilgiler aktarıyor, bir çeşit oyun sergiliyor. Yunan mitolojisinde uyku tanrısı Hypnos, gece ve ölüm tanrılarının, Nyx ve Thantalos’un çocuğudur. Güzel bir benzetme: Genellikle gece uyuruz ve uyku yarı ölüm gibidir. Bize uykuda rüya ve kâbus gördüren tanrılar ise Phantasos ve Phobetor’dur. Batı dillerindeki phantom, hayalet ve phantasy, fantezi kavramları işte bu rüya gördürücü tanrıdan geliyor. Korku anlamındaki fobi de kâbus gördüren Phobetor’dan geliyor: Açık alan korkusu agorafobi ya da örümcek korkusu araknofobi vs… Antik Yunanlılar Freud okumuşa benziyor değil mi(!). Rüyalar ve fantastik anlatılar aynı bilinç ve bilinçdışı kaynaklardan yüzeye çıkıyor. Onların dilini çözmeli ve kıymetini bilmeliyiz derim.

Fantastik ögeleri ve tarihi harmanlayan, göndermelerle dolu nefis bir kitap serisine sahipsiniz. Tarihe fantazya katmanın ortaya çıkış sürecini, varsa amacını ve gelişimini sizden öğrenmek isteriz.

KY: Teşekkür ederim, çok naziksiniz. Henüz iki kitap tabii, seri sayılmaz… Hafif tarih sosuna batırılmış fantazyalar desek daha doğru olabilir. Tam anlamıyla “alternatif tarih” alttürüne girecek uzun soluklu öyküler yazmadım. Tarih ve tarihsel roman merakı bana Attila İlhan ve Kemal Tahir’den bulaştı. Bu merak, zaman yolculuğu temalı öyküler yazmaya başlayınca da dil, anlatı teknikleri ya da içerik açısından bana yardımcı oldu. Yazınsal hedeflerime hizmet ettiği müddetçe, bir anlatı aracı olarak tarihten yararlanabilirim. Ama hedefler değişirse de vazgeçebilirim.

Eğer Kubilayhan Yalçın’ın yarattığı bir dünyada yaşasaydık bu nasıl bir şey olurdu?

KY: Aslında sorunuzun yanıtı yine öykülerde saklı. Mesela Alınyazıcı ve Ruhkurtaran’a bakıp böyle bir dünyanın nasıl olabileceğini tahmin edebilirsiniz.

Önümüzdeki süreçte bizi nasıl çalışmalar bekliyor? Farklı bir türe yöneliş mümkün mü?

KY: Transhumanizm temalı bir roman üstünde çalışıyorum. Bir de ezoterizm ve edebiyat temalı denemelerimi toparlayıp kitaplaştırma niyetim var. Biraz müzikle uğraşmayı özledim. Bir iki klasik gitar dinletisi düzenlemek istiyorum. Şimdilik elimdeki projeler bunlar ama zaman ne gösterir bilinmez.

Sizce hayat ve her şeye dair nihai sorunun cevabı nedir?

KY: “Her şeyin teorisi”ni kurgulayacak kadar bilgin ve bilge değilim. Ama varoluşun kodlarını çözmek için zekâ, bilgi ve yaratıcılığa ihtiyacımız var. Daha fazla kör inanç, demagoji ve vandallığa değil…

Türk Fantastik Edebiyatı’nın yükselişindeki bu yavaşlığı neye bağlıyorsunuz? Sizce yakın zamanda bir sıçrama görmemiz mümkün mü?

KY: Bence “Türk fantastik edebiyatının yükselişinde” bir yavaşlık yok. Sizi ve sizin gibi meraklı dostlarımızı tenzih ederim tabii ama asıl yavaşlık ya da ilgisizlik okurda. Özellikle son on yılda yerli yazarlarımızın son derece nitelikli kitapları yayımlandı. Ama sorun, çoğu okur dostumuz bunun farkında değil. Türk Fantastik Edebiyatı gibi internet sitelerine yönlendirdiğim bazı dostlarım gözlerine inanamıyor. Fantastik ya da bilim kurgu yazan bu kadar çok “yerli yazar” olduğunu bilmiyorlar. Yeni bir dünya ya da gezegen keşfetmiş gibi tuhaf bir ruh haline giriyorlar.  Bunun dışında yazarlar da birbirlerini pek okumuyor. Herkes kendi yazdığı okunsun istiyor ama bir diğerininkini okumaya tenezzül etmiyor. Bu tabii yaman bir çelişki, üzerinde psikolojik olarak durulması gereken bir vaka(!). Batı’da bu tür ya da sektör nasıl bu günkü düzeyine geldi bir düşünelim? Biraz da arz talep meselesidir bu. Sürekli güzel sanatlar alanında geri kalmaktan yakınıp, iş kitap almaya gelince amiyane tabirle yan çizersek olmaz.  Kültür endüstrisi kavramından, fikir ve sanat eserlerinin bir kilo patates ya da sıvı deterjan gibi pazarlanıp, satılmasından çok hoşlanmıyorum. Yazarlar (en azından birçoğu) tüccar değildir, para kazanmak için yazmazlar. Ama yazar, okundukça yazmaya devam eder. Yazara ikinci bir kitap yazma ilham ve cesaretini veren okurdur. Okur ve yazar arasındaki bu diyalektik ya da organik bağ işin özüdür. Ve eğer yerli fantastiğin yükselmesini istiyorsak yapacağımız şey basit: Kitap alıp okuyacağız.

Kapak Fotoğrafı Görseli: Armagan Yılmaz‘a aittir.

Yorumlar