Ana sayfa Oyunlar Diğer Oyunlar The Last of Us: İnceleme

The Last of Us: İnceleme

PAYLAŞ

Geçtiğimiz haftalarda Playstation Experience konferansında ikinci oyunu duyurulan ve herkesi şaşırtıp bir o kadar da sevindiren The Last of Us’ın ilk oyununu merak edenler için incelemeye karar verdik.

The Last of Us, temel olarak bahsedecek olursak post-apokaliptik bir dönemde geçen ve etraflarında kaçınılmaz bir çaresizlikten başka bir şey olmayan, birisi yetişkin ve diğeri ise bir çocuk olan iki ana karakter üzerinde ilerleyen bir konuya sahip. Sürekli tehlike içeren ve sağı solu belli olmayan bu dünyada asıl dikkati çeken şey toplumun ne kadar hızlı bir şekilde çöküp bu hale geldiği değil. Ele alınan konu, yani asıl odak noktası ise bu iki karakterin hikayeleri ve her şeyin ortasındaki yerleri.

Oyun, etkileyici bir anlatımı ile birlikte birbirine sorunsuzca bağlanan seçimlere sahip. Hikaye hiç yavaşlamıyor, duraksamıyor ve dürüst olmak gerekirse hayal kırıklığına uğratmıyor.

The Last of Us

Oynamakta olduğumuz karakter, Joel isminde yaşlanmış, yorgun ve hayatta kalmayı başaran biri. Toplumun çöküşünden 20 yıl sonrasın da kendisinde belli bir rutin oluşmuş. Yemek, barınma ve giyinme tarzı ihtiyaçlarını karşılıyor. Rutini ise sonsuz bir döngüye dönüşüyor ve her seferinde daha zorlu ve daha umutsuz bir hal alıyor. Hayatta kalabilmek için her şeyi yapmayı göze alan Joel, harap olmuş Birleşik Devletlerinde sürekli yolculuk ediyor. Joel’in hayatta kalışı sıklıkla bir başkasının zamansız ölümüyle sonuçlanıyor.

Geçmişte yaşadıkları yakasını bırakmasa da, şimdiki hayatında yaşamaya çalışan Joel’in sevilmesi kolay bir karakter olduğunu düşünüyoruz. Zaman zaman içinde bulunduğu olağanüstü olaylar sırasında bile içinde kalan birkaç parça insanlığını elinden geldiğince korumaya çalışıyor. Kendisi yeri geldiğinde sert olabilirken bazen de çok hassas olabiliyor.

Ana hikaye 2033’te geçse de oyunun ilk kısmında Joel’in günümüzde geçen hikayesine tanıklık ediyoruz. Tüm dünyasının etrafında yıkıldığını gördüğümüzden sonra geçen yıllar içerisinde karakterinin nasıl geliştiğini daha iyi anlıyoruz. Hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğu, öldürmek ve ya çalmak gibi şeylerde onu suçlayamıyoruz. Hatta oyunun devamında işler ne kadar kararsa da, Joel’in hareketleri ne kadar vahşileşse de onu sevmeye devam edeceğinizden eminiz. Gerekli olan ne ise onu yapıyor. Joel’den her ne kadar çok bahsetmiş olsak da, The Last of Us’da ki en önemli karakter o değil.

 

Joel’a ana karakter demek doğru olmaz. Çünkü kalbimizde asıl yer edinen karakter, Joel’ın yoldaşı, Ellie ismindeki genç kız. İkili, Joel’in, Ellie’ye eşlik etmesini gerektiren bir iş anlaşması ile maceralarına başlıyor. Bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri olarak anılan yerde geriye kalan, sınırı olmayan bir vahşi hayat içeren çorak topraklardan, doğa tarafından acımasızca tekrar işgal edilmiş şehirlerden ve kasabalardan ilerliyorlar. İlk başlarda, böylesine güven ve inanç eksikliği olan bir dünyada birbirlerine ön yargı ile yaklaşsalar da, ikili bu noktadan sonra neredeyse ayrılmaz bir hale geliyor. Birlikte yaşadıkları olaylar onları birbirine bağladıkça ikili arasındaki ilişki bir nevi baba-kız ilişkisine dönüyor.

Yaşanan çöküşten sonra doğan Ellie, dünyanın eskiden nasıl bir yer olduğuna tanıklık etmemiş olsa da kafasında bununla ilgili bir çok soru ve merak var. Joel ile konuşmaları sırasında bu sorularına ve merakına sık sık tanıklık ediyoruz. Kendisi normal olarak eski dünyayı sadece merak etmiyor ve öyle bir dünyanın hayalini kurarak yaşıyor. Bu şekilde hikaye boyunca onun büyüyüşünü, öğrenişini ve anlam kazanışını izliyoruz. Ve bu noktadan sonra Ellie karakterine büyük derecede bağlanmış oluyoruz.

Tabii tüm olay Joel ve Ellie’nin arasındaki ilişki değil. İkilinin macerası sırasında hikayeye giren karakterlerin de oyuna kattığı güzellikler es geçilmemeli. Ayrıca karakterlerden bahsetmişken, seslendirmelerinin güzelliğine de değinmeyi isteriz. Ama The Last of Us oyununu güzel kılan en büyük etkenlerden birisi ise şüphesiz ki görsel güzelliğidir. Çevrenin grafikleri, yaşanan olayları daha gerçekçi bir hale sokuyor. Gerçekleşen her şey çok etkileyici ve çok hafızada kalıcı çünkü etraftaki her şey müthiş derecede inandırıcı. Ormanlık yollar ve kırlar aşırı büyümüş bitkiler ile yemyeşil. Terk edilmiş şehirler ve köyler ise tüyler ürpertici, oldukça sessiz ve parçalanmak üzere bir halde. Her ortam oldukça özel ve düşünceli bir şekilde yaratılmış. Her tarafta küçük detaylar, keşfedilmeyi bekleyen notlar, mektuplar, ses kayıtları ile dolu. Bizim gibi meraklı iseniz bu tarz hikayeler anlatan eşyaları arayıp oyunda daha fazla zaman geçirebilirsiniz.

Tartışmasız oyunun atmosferi muhteşem derecede güzel. Bu güzelliğin tadını çıkarmaya çalıştığımız sıralarda sık sık eli kulağında olan tehlikeler bunu bozuyor. Joel ve Ellie gittikleri belli bölgelerde bazı düşmanlar ile karşılaşıyorlar. Bu karşılaşmalar ise The Last of Us’ı kendisi yapan özelliklerden birisi. Her mücadele epey bir gerilim içeriyor.

Bir oda dolusu düşmanı gizlice etkisiz hale getirmek o kadar tatmin edici ki, bazı noktalarda yanlışlıkla kendinizi düşmana belli ettiğinizde epey bir üzülüyorsunuz. Sinir bozucu noktası da bazen sizin bir hatanız olmasa da yoldaşlarınızdan birisi (Ellie, Tress) düşmana yakalanıp dolaylı yoldan sizin de gizliliğinizi bozabiliyor. Bir de Joel’in özel yeteneği olan ses dinleyerek düşmanların yerini tespit etmesi biraz gerçek dışı olabiliyor fakat bu bir oyun olduğu için gerekli ve yardım edici bir yetenek olduğunu söyleyebiliriz.

 

Bununla birlikte, The Last of Us’da gizlice öldürmeyi bu kadar çekici kılan şeylerden birisi de her seferinde gizlice öldürmeyi başardığımızda Joel’in değişik ve bazen rahatsız edici yollar ile düşmanı öldürmesini izleyişimizdir. Enfekte olmuş düşmanlara karşı bu öldürmelerden etkilenmesek de, karşımızdaki de tıpkı Joel gibi bu dünyada hayatta kalmaya çalışan bir insan olduğunda bu biraz rahatsız edici olabiliyor. Düşmanın Joel tarafından boğularak can çekişmesiyle ve birkaç saniye süren çabaları sonrasında ölümü insanı etkileyip “Gerçekten böyle bir çöküş yaşansaydı, bizler neler yapardık?” diye düşünmesine sebep oluyor.

 

İnsan grupları arasında bu tarz çatışmalar yaşansa da, The Last of Us’daki asıl düşman “The Infected” denilen hastalık bulaşmış insanlar. Federal hükümet, Hunters olarak bilinen haydut grup ve The Fireflies olarak bilinen gizli örgüt, birbirlerine düşman olsa da yeri geldiğinde The Infected’a karşı bir olmalılar. Çünkü bu hastalık onlar tarafından sağlıklı olanlara bulaştırılabiliyor ve insanlığın sayısı ise gittikçe azalıyor. İnsanlığın bu yok olma eşiğinden kurtulmalarına dair en ufak umutlarına karşı bile en büyük tehdit onlar ve onlar ile karşılaştığımız her an epey korkutucu oluyor.

The Infected’ın azınlık versiyonu, The Runners denilen ve kolayca ateşli silahlarımız ya da yakın dövüş silahlarımız ile öldürebildiğimiz kısmıdır. Ama sizi en çok korkutacak olanlar The Clickers’dır. Onları öldürmenin tek yolu “Silent Shiv” denilen tek kullanımlık bıçaklardır. Sessizce öldürülmeleri gerekiyor ve eğer sizi tespit ederlerse oyuna bir önceki noktadan başlamaya hazır olun çünkü başka bir şansınız kalmıyor. The Last of Us dünyasında bize göre en büyük tehlike, The Clickers’dır. Oyunun hiçbir noktasında onlar ile mücadele etmeye alışamıyorsunuz.

Son olarak değineceğimiz nokta ise oyunun Crafting ve Upgrading sistemi. Not edilebilecek yanlarından birisi ise siz Craft’ınızı yaparken oyunun dış dünyasının o anda devam ediyor olması. Yani bir mücadelenin ortasında Craft yapma ihtiyacınız varsa bunu elinizden geldiğince hızlı ve dikkatli yapmanızı öneririz. Ayrıca bu sistem bile oldukça gerici olabiliyor. Bunun sebebi ise elinizde olan malzeme ile ne yapacağınıza karar vermek zorunda olmanız oluyor. Kendinizi tedavi edecek tarzda savunma eşyası mı yapacaksınız, yoksa saldırgan olmak için işe yarar aletler mi yapacaksınız? Bunu gerici yapan şey ise bir çok şeyin aynı malzemelerden yapılıyor olması. Mesela örnek verecek olursak bir alkol şişesi ve bir sargı bezi ile ya kendinizi tedavi edebileceğiniz bir sağlık malzemesi yapacaksınız ya da Molotof kokteyli yapacaksınız. Bunun için oyunda bir çatışma sırasında olmadığınız sıralarda iyice etrafınızı yağmalamanızı öneriyoruz. Böylesine post-apokaliptik dünyada bulabileceğiniz en ufak faydalı şey bile oldukça değerli oluyor. Son olarak bu sistemin sizi stratejik olarak düşünmeye zorluyor olmasını da övmek istiyoruz.

 

İncelememizi bitirecek olursak, oyunun multiplayer seçeneğinden söz etme gereği bile duymuyoruz. Ekstra olarak başka oyuncular ile oynamanızın pek fazla verdiği bir zevk olmuyor. Bu yüzden The Last of Us, hikayesi ile dikkat çeken bir oyun oluyor. Hatta bu hikayesinin birkaç defa oynanınca bile sıkmadığını söyleyebiliriz. Kesinlikle oynanması gereken bu oyunu imkanınız olduğunda düşünmeden oynayın.

Yorumlar
PAYLAŞ
Önceki makaleDoktor’la Yolculuk Edeceksen Uyman Gereken Birçok Kural Var
Sonraki makaleAdam
Yabancı dil öğrencisi, tiyatrocu, çevirmen, anatomist, 3D model & tasarımcısı ve köşe yazarı. İspanyolca ve Latince meraklısı. Bilim Kurgu aşığı, oyun delisi ve bir gurme. Star Wars & Middle-Earth & Kültür & Fizik ve son olarak İskandinav hayranı.