Ana sayfa Middle Earth Filmler Théoden Kral’ın Hayatı Bölüm : 2

Théoden Kral’ın Hayatı Bölüm : 2

PAYLAŞ

Yazının ilk bölümü için bu cümleye tıklayın

 

Kısa bir yolculuğun ardından Isengard’a ulaşan kafile burada şaşırmıştır çünkü burası Meriadoc Brandybuck ve Peregrin Took’un da yardımıyla Ağaçsakal önderliğinde Entler tarafından ele geçirilmiştir. Fakat kulede mahsur kalan büyücü için herhangi bir şey yapamamışlar ve Gandalf’ı beklemişlerdir.
Gandalf atından inip Orthanc’ın kapısının önünde durarak asasıyla vurma başladı. Kapı içi boş bir sesle gümbürdedi. “Saruman, Saruman!” diye seslendi yüksek ve emreden bir sesle. Bir süre boyunca hiç cevap gelmedi, sonunda kapının üzerindeki pencerenin sürgüleri çekildi fakat kapkara açıklıktı, hiçbir şey görünmüyordu. Ses veren Grima Solucandil’di ve Théoden Kral orada ona lanet edip efendisini çağırmasını söyledikten sonra pencere kapandı. Beklediler ve aniden başka bir ses konuştu, müzik gibi alçak tonlu bir ses; sesin ta kendisi bir büyü idi. Bu sesi farkında olmadan dinleyenler duydukları sözcükleri çok nadiren tekrarlayabilirlerdi; bunu yapabilirlerse de hayrete düşerlerdi, çünkü sözleri çok azalmış olurdu. Genellikle bu sesi dinlemenin çok zevkli olduğunu hatırlarlardı; bütün söyledikleri akıllıca ve bilgece gelirdi onlara; hemen kabullenerek, kendileri de aynı bilgeliğe ulaşmak isterlerdi. Başkaları konuştuğundan onların sesi, o sese nazaran sert ve kaba gelirdi; eğer biri sesi reddedecek olursa, büyünün etkisi altındakilerde bir öfke belirirdi. Kimisi için büyü sadece ses onlarla konuştuğu sürece etkili olurdu; ses başkalarına konuştuğu zaman, nasıl insan yapılan numarayı bildiği zaman hokkabazı ağızları bir karış açık seyredenlere gülümserse, öyle gülümserlerdi. Kimisi için ise sesin kendisi onları bağlamak için yeterliydi. Fakat sesin fethettiği kişiler için, çok uzaklara gitseler bile etkisi devam eder ve durmadan o sesin yumuşak yumuşak kendilerine fısıldayıp, onları sıkıştırdığını duyarlardı. Fakat kimse etkilenmeden kalamazdı; kimse bu sesin ricalarını ve emirlerini; zihnini ve iradesini zorlamadan reddedemezdi; tabii zihnine ve iradesine hakimse. Saruman konuştu, sesin tonu, hak etmediği saldırılar karşısında rencide olmuş iyi kalpli birininki gibiydi. Saruman orada bulunanları etkiliyordu fakat Théoden Kral, Saruman’ın bu oyununa düşmemiş ve Saruman’ın barış tekliflerine cevaben:

“Barış yapacağız. Evet, barış yapacağız, barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor’un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile -ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok- Batıağılı’ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli? Öldükten sonra Hâma’nın bedenini Boruşehir’in kapıları önünde parçaladılar. Pencerene kurulan bir darağacından sallanıp da kargalarının eğlencesi olduğun zaman, seninle ve Orthanc ile bir barış yapacağım. Eorl Hanedanı’ndan sana gelecek iyilik bu kadar. Ulu atalarımın önemsiz bir evladıyım ama senin parmaklarını yalamama gerek yok. Başka yere dön. Ama korkarım sesin büyüsünü yitirdi.” dedi

.wesad

Saruman bu sözleri duyunca Yurdun Hükümdarı Théoden Kral’a ve Rohan halkına hakaretler yağdırdı. Bu sırada Peregrin Took, Palantír’i buldu ve Gandalf hemen onu Pippin’den aldı.

Kafilenin Isengard’da işi bitince Helm’s Deep’e dönmek için gece karanlığında hemen yola çıktılar. Yol yavaş yavaş geçip gitti, sonunda durdular. Durdukları yerde sık dikenli çalıların altına kamplarını kurup her nöbet yerinde iki kişi olmak üzere etrafa muhafız yerleştirildi. Geri kalanlar, akşam yemeklerini yedikten sonra kendilerini bir pelerin ile battaniyeye sararak uyudu. Hobbitler , bir köşede, eski bir eğrelti otu yığını üzerine uzandılar. Merry’nin uykusu vardı ama Pippin garip bir biçimde yerinde duramaz haldeydi. O dönüp dururken eğrelti otları altında çatırdıyordu. Merry ve Pippin aralarında kısa bir süre konuştular. Pippin’in Took merakı ağır bastığından Palantír’e bakma isteği onu yiyip bitiriyordu ama o bakmak istediği bu nesnenin ne olduğundan bihaberdi. Merry, Pippin’e kızıp uyuması gerektiğini söyledi ve kendisi de uyudu. Pippin biraz etrafta dolanıp Gandalf’ın uyuduğu tarafa yöneldi. Gandalf’ın gözleri yarı açıktı, Pippin tereddüt etti başta fakat merakı daha ağır bastı. Battaniyenin altına sarılmış olan küreyi Gandalf’ın ellerinden aldı ve ona bakmak için batteniyeyi açtı. İşte oradaydı, pürüzsüz billur bir küre; o anda karanlık ve ölüydü, dizlerinin önünde tüm çıplaklığıyla duruyordu. Pippin küreyi kaldırdı, aceleyle kendi pelerinine sardı ve yatağına gitmek için döndü. Tam o anda Gandalf uykusu içinde kıpırdanarak bir iki kelime mırıldandı. Yabancı bir dilde gibiydi bunlar. Uzanıp kumaşla sarılmış taşı elledi, sonra rahatlayarak iç geçirdi ve bir daha kıpırdamadı.

Pippin dizlerini kendine doğru çekip taşı dizlerinin arasına koyarak oturdu. Diğerlerinden uzakta bir köşede, açgözlü bir çocuğun bir tabak yemeğin üzerine eğilişi gibi, kürenin üzerine iyice eğildi. Pelerini açarak küreye baktı. Etrafındaki hava hareketsiz ve gergindi. İlk başlarda küre karanlıktı, kara kehribar kadar kapkara; mehtap üzerinde parlıyordu. Sonra kürenin tam ortasında soluk bir parlaklık, bir hareket oldu ve Pippin’in gözlerini aldı, öyle ki artık başka yere bakamıyordu. Kısa bir süre sonra kürenin içi tutuşmuş gibiydi; ya taş dönüyor ya da içindeki ışıklar dolanıyordu. Aniden ışıklar gitti. Pippin nefessiz kalarak bir uğraş verdi; ama topu her iki eliyle de sıkı sıkı kavramış olarak iki büklüm kaldı.

palantir

Biraz daha, biraz daha eğilerek daha da yaklaştı topa, sonra dimdik oldu; bir süre dudakları sessizce kıpırdadı. Sonra boğuk bir çığlıkla arka üstü düştü ve kıpırdamadan yattı. Çığlığı kulakları yırtan bir çığlıktı. Nöbetçiler tepeden aşağı atladılar. Bütün kamp kısa süre sonra ayaklanmıştı. Gandalf, “Demek ki hırsız bu imiş!” diyerek aceleyle pelerinini yerde duran kürenin üzerine attı. Gandalf Pippin’in bedeninin yanına diz çöktü: Hobbit sırtüstü, görmeyen gözlerle gökyüzüne bakarak kaskatı yatıyordu. Arifin yüzü bitkin ve yorgundu. Pippin’in elini eline alarak yüzüne doğru eğildi ve nefesini dinledi; sonra elini alnına koydu. Hobbit sarıldı. Gözleri kapandı. Bağırdı, doğrulup oturdu ve soluk mehtapta etrafına toplanmış olan yüzlere baktı. Gandalf, Pippin’i konuşması için onu teselli eden sözler söyledi ve Pippin alçak, tereddütlü bir sesle yeniden konuşmaya başladı. “Karanlık bir gökyüzü ve yüksek bir kale burcunun mazgallı siperini gördüm, ve minik minik yıldızlar. Çok uzakta ve çok uzun zaman önce gibiydi ama yine de belirgindiler. Sonra yıldızlar gidip gelmeye başladı, kanatlı bir şeyler ışıklarını kesiyordu. Çok büyüktüler sanırım, gerçekten büyük; ama camın içinde bir kulenin etrafında dönen yarasalara benziyorlardı. Dokuz tane olduklarını düşündüm. Biri dosdoğru bana doğru uçmaya başladı, gitgide büyüyordu. Korkunç bir- hayır, hayır! Söyleyemem. Kaçmaya çalıştım çünkü uçup dışarı çıkacağını düşündüm; fakat bütün küreyi kapladığında yok oldu. Sonra O ( Sauron ) geldi. Benim sözcükleri duyacağım şekilde konuşmadı. Sadece baktı ve ben anladım. Ben cevap vermedim. O şöyle dedi: ‘’Sen kimsin?’’ Ben yine cevap vermedim ama bu benim canımı korkunç bir biçimde yaktı; beni sıkıştırıyordu, o yüzden şöyle dedim: ‘’Bir hobbitim ben.’’ O zaman aniden beni gördü sanki; bana güldü. Çok zalim bir kahkahaydı. Her yanıma bıçaklar saplanıyor gibiydi. Ona karşı koydum. Ama o şöyle dedi: ‘’Az bir bekle! Yakında yeniden karşılaşacağız. Saruman’a bu lokmanın onun olmadığını söyle. Onu alması için hemen birini yollayacağım. Anlıyor musun? Sadece bunu söyle!’’ Sonra başarısızlığımı zevkle seyretmeye başladı. Paramparça olduğumu hissediyordum. Yo,yo! Daha fazlasını söyleyemeyeceğim. Başka bir şey hatırlamıyorum.” Gandalf, Pippin’in gözlerine baktı ve “Tamam” dedi. Onu tekrardan teselli edecek sözler söyledi ve yatması için onu şefkatle yatağına geri taşıdı. Tam o anda üzerlerine bir gölge düştü. Parlak mehtap aniden kesilmişti adeta. Birkaç süvari çığlık attı ve sanki yukarıdan gelecek olan bir darbeyi savuşturmak istercesine kollarını kafalarına siper ederek yere çömeldi, kör bir korku ve ölümcül bir ürperti çökmüştü üzerlerine. Sinerek yukarı baktılar. Kara bir bulut misali kocaman kanatlı bir suret ayın önünden geçti. Dönerek, Orta Dünya’daki bütün rüzgarlardan daha büyük bir hızla kuzeye doğru uçtu. Önünde yıldızlar soldular. Gitmişti. Hepsi taş gibi katı bir halde ayağa kalktılar. Gandalf, kolları ileri, aşağı doğru uzanmış, gergin, ellerini yumruk yapmış yukarı bakıyordu. “Nazgûl!” diye bağırdı. “Mordor’un habercisi. Fırtına yaklaşıyor. Nazgûl Nehir’i geçti! Sürün atlarınızı, sürün! Beklemeyin sökmesini şağafın! Hızlı olanlar beklemesinler yavaşları! Sürün atlarınızı!” İleri fırladı; bir yandan koşarken bir yandan Gölgeyele’ye sesleniyordu. Aragorn onu izledi. Pippin’in yanına giden Gandalf, onu kucakladı. ” Bu kez benimle sen geleceksin.” dedi. “Gölgeyele sana hızını gösterecek.” Sonra kendi uyuduğu yere koştu. Gölgeye oraya varmıştı bile. Bütün eşyası olan küçük çıkını omzuna atarak atının sırtına atladı arif. Aragorn, pelerini ve battaniyesine sarılı olan Pippin’i kaldırarak onu Gandalf’ın kollarına bıraktı. Koca at başını salladı. Dalga dalga kuyruğu mehtapta titredi. Sonra toprağı çifteleyerek ileri atıldı ve dağlardan inen kuzey yeli gibi Minas Tirith’e süzülerek gözden kayboldu.

Kısa bir süre sonra hepsi ayrılmaya hazırdı: Yirmi dört atlı; Gimli Legolas’ın arkasında, Merry de Aragorn’un önünde. Çok geçmeden gece içinde hızla ilerlemeye başlamışlardı. Isen Geçitlerindeki höyükleri geçeli daha çok olmamıştı ki arkadan bir süvari atını dört nala koşturarak öne geldi. “Hükümdarım” dedi krala, “arkamızda atlılar var. Geçitlerden geçerken yanıldığımı zannettim. Ama artık eminiz. Bize yetişiyorlar, atlarını çok hızlı sürüyorlar.”

Théoden derhal hepsini durdurdu. Süvariler geri dönerek mızraklarını kavradılar. Aragorn attan inerek Merry’yi yerlere bıraktı; kılıcını çekerek kralın üzengisi yanında durdu. Éomer ile silahtarı en arkaya sürdüler atlarını. Merry kendisini her zamankinden çok gereksiz bir torba gibi hissediyor ve eğer bir çatışma olursa ne yapabileceğini düşünüyordu. Kralın ufak muhafız alayı pusuya düşürülüp yenilse, o da karanlık içine dalıp kurtulsa bile, Rohan’ın ucu bucağı olmayan bu yabani kırlarında, nerede olduğuna dair hiçbir fikri olmadan tek başına ne yapardı? “Hiçbir işe yaramaz!” diye düşündü. Kılıcını çekti, kemerini sıktı…

Elli adım kadar uzaktayken Éomer yüksek bir sesle bağırdı: “Durun! Durun! Rohan’da at sürenler de kim?” Onları izleyenler küheylanlarını aniden durdurdular. Bunu bir sessizlik izledi; sonra mehtapta bir atlının atından inip yavaş yavaş ilerlediği görüldü. Barış işareti olarak avuç içi dışa dönük ellerini kaldırdığında, beyaz olduğunu gördüler; yine de kralın adamları silahlarını kavradı. On adım kala adam durdu. Karanlık bir gölge şeklinde duran uzun boylu biriydi. Sonra berrak sesi gürledi. “Rohan mı? Rohan mı dediniz? Bu, duyması hoş bir sözcük. Çok uzak yerlerden beri burayı arıyorduk.” “Buldunuz ya” dedi Éomer.” Ötedeki geçitleri aştığınızda Rohan’a girmiş oldunuz. Fakat burası Théoden Kral’ın yurdudur. Kimse ondan izinsiz at süremez. Kimsiniz siz? Sonra neden tez gidersiniz?”
“Ben Halbarad Dúnadan, Kuzeyli Kolculardanım” diye bağırdı adam. ” Arathorn oğlu Aragorn diye birini arıyoruz ve onun Rohan’da olduğunu öğrendik.” ” Onu buldunuz ” diye bağırdı Aragorn. “Halbarad! Böyle bir şeyin olabileceğini hayal bile edemezdim! Her şey yolunda” dedi Aragorn arkasını dönerek. “Yaşadığım uzak ülkeden bazı akrabalarım var burada. Fakat kaç kişilerdi, neden geldiler Halbarad bize anlatacak.” “Yanımda otuz kişi var. – Elladan ve Elrohir de bunların içinde vardı ve bunlar Elrond’un oğullarıydılar ve ikizdiler. – ” dedi ve olanları anlattı. Théoden bu habere sevindi ve onları kabul etti ve hep beraber Helm’s Deep’e doğru yola çıktılar. Kafile Helm’s Deep’e varınca Merry orada kılıcını Théoden’e sundu ve o bunu memnuniyetle kabul edip, Merry’i Rohan Süvarisi ilan etti. Théoden Helm’s Deep’te az bir garnizon bırakarak Merry’le birlikte at sürerek Edoras’a doğru yola çıktılar, silah kuşanmaya. Edoras’a gece bin kişi at sürmüştü. Kralla birlikte de büyük bir kuvvet yola çıkacaktı ve Batıağılı’ndaki vadilerden gelenlerden oluşan bir beş yüz kişi daha vardı.

Öğlen vaktini geçeli bir saat olmuştu. Kafile dinlenmek için durdu. Bu sırada Aragorn, Rohan’ın askerlerini yeterince hızlı toplayamayacağını bildiğinden Théoden’in yanına gitti ve onunla Ölüler’in Yoluna gideceğini konuştu. Théoden Aragorn’un bu kararını değiştirmeye çalışmadı çünkü kararında kesindi Aragorn. Orada Théoden, Éomer ve Merry ile vedalaştı ve Legolas, Gimli, Aragorn ve kolcular hızla oradan ayrılıp yollarını Dunharrow’a geçitin olduğu yöne çevirdiler. Théoden de süvarilerine komut verdi ve onlar da hızla ileri atıldılar.

1898167_564817916971889_5431953198158989601_n

Artık çoğu yol geride kalmış ve Tapanvadi’ye ulaşmışlardı. Dar koyaktan çıkan yollar dimdik iniyordu aşağıya. Akşam karanlığı içinde, sanki yüksek bir pencereden bakarmış gibi bir parçacığı görülebiliyordu büyük vadinin. Derinleşmekte olan alacakaranlıkta vadiye indiler. Burada Karçayı vadinin batı duvarlarına yakın bir yerde akıyordu; kısa bir süre sonra yol onları sığ suların gürültülü taşlar üzerinden çağladığı bir geçide getirdi. Geçit korunuyordu. Kral yaklaştıkça, kayaların gölgelerinden bir sürü adam sıçrayıp çıktı; kralı görünce mutlu seslerle haykırdılar “Théoden Kral! Théoden Kral! Yurt’un Kralı geri döndü!” Sonra biri borusunu uzun uzun çaldı. Boru sesi vadide yankılandı. Diğer borular cevap verdi buna ve nehrin diğer yanında ışıklar parladı. Sonra aniden, yukarıdan içi boş oyuk bir yerden gelir gibi, hepsinin notasını tek bir ses halinde toplayan ve kayadan duvarlarda gümbürdeten büyük bir borazan korosu yükseldi. Böylece Yurt Kralı, Batı’dan zaferle döndü Ak Dağlar’ın eteğindeki Dunharrow’a. Burada halkının kalan gücünü toplanmış, hazır buldu; çünkü geldiği duyulur duyulmaz, Gandalf’tan haberler getiren komutanlar onu geçitte karşılamak için sürmüşlerdi atlarını. Dúnhere vardı başlarında. Tapanvadi halkının reisi. Dúnhere, Théoden’e bu çevrede dolaşan Kanatlı Gölge’yi gördüklerini ve bu kara kuşun Tekev’in – Théoden’in Edoras’taki evinin bir diğer adı – üzerine konacak kadar alçaldığını ve oradan uzaklaştığını söyledi. Arazideki düzlüklerin tümünde çok sayıda adam toplanmıştı. Kimisi yol kenarına yığılmış, kral ile Batı’dan gelen atlıları memnuniyetle bağırarak selamlıyordu. Arkada ise geriye doğru giden muntazam çadır ve baromal d,z,şer,, sıra sıra kazığa bağlanmış atlar, koca silah yığınları, yeni dikilmiş ağaçlar gibi diken diken duran sıralanmış mızraklar vardı. Kral için büyük bir çadır kurulmuştu. Çadırın iç bölümünde işlemeli örtülerle ayrılmış, her yanına postlar serilmiş küçük bir bölüm vardı; burada küçük bir masada Éomer, Éowyn ve Dúnhere ile Théoden oturmuştu. Merry de burada Théoden Kral’ın yanında oturma şerefine nail olmuştu. Hep beraber yemeklerini yiyorlardı ve sohbet ediyorlardı. Bir erkek sesi Théoden’in ismini sesleniyor ve muhafıza meydan okuyordu. Muhafızların komutanı hemen içeri girerek Gondor’dan bir ulak geldiğini ve huzura çıkmak istediğini iletmişti krala.

Uzun boylu bir adamdı ve elinde tek bir ok tutuyordu, siyah tüylü ve çelikle kancalanmıştı, fakat ucu kırmızıya boyanmıştı. Bir dizi üzerine çökerek oku Théoden’e sundu ve selam verdi. “Kızıl Ok!” dedi Théoden oku tutarak. Aynı uzun zamandır beklediği ama geldiğinde insana korku salan bir davetiye almış gibi. Eli titredi. “Hayatım boyunca Kızıl Ok Yurt’ta hiç görülmemişti! İşler gerçekten o boyuta vardı mı? Peki Hükümdar Denethor benim bütün gücümün ve hızımın ne olduğunu hesaplıyor?”… ” Kara haberler, yine de beklemiyor değildik fakat Denethor’a söyle, eğer Rohan kendini tehlikede hissetmeseydi bile yine de yardıma gelirdi. Ama hain Saruman ile yaptığımız cenkler sırasında çok kaybımız oldu ve hala hem kuzeye hem de doğuya bakan hudut bölgelerimizi düşünmek zorundayız, onun haberiyle daha da açıkça görüldüğü gibi. Karanlıklar Efendisi’nin şu anda kullanmakta olduğu anlaşılan bu kadar büyük bir güç bizimle şehir önünde bir cenk yaparken aynı anda, Nehir’in gerisinde Kralların Cümle Kapısı’nda büyük bir güçle saldırıya geçebilir. Fakat fazla ihtiyattan söz etmeyeceğiz. Geliyoruz. Yarın silah başı yapılacaktı. Her şey yoluna girince harekete geçeceğiz Düşmanlarınızı yıldırmak için on bin mızraklı yollayabilirdim alanlara. Şimdi daha az olacak korkarım; çünkü kalelerimi bütün bütün korunmasız bırakamam. Yine de en azından altı bin kişi at sürecek ardımdan. Denethor’a söyle, bu saatte Yurt Kralı kendi inecek Gondor ülkesine, geri dönme ihtimali olmasa da. Fakat yol uzun ve bu yolu aşan insanın ve hayvanın savaşmak için gücü kalmalı. Yarın sabahtan sayarsak, kuzey’den gelen Eorloğulları’nın atlarının nal seslerini bir hafta sonra duyabilirsiniz!” dedi ve çadırdaki herkes dışarı çıktı.

Yeni bir gün doğuyordu ve yeni bir günün ne getireceğini kimse bilemezdi. Théoden Merry’i ve ulağı yanına çağırdı. Ulak önce gelmişti. Kral sessiz sessiz oturuyordu. Sonunda konuştu. “Demek ki sonunda sıra buna geldi, birçok şeyin geçip gideceği, zamanımızın büyük savaşı. Fakat en azından artık saklanmak zorunda kalmayacağız. Hemen süreceğiz atları açık yoldan, bütün hızımızla. Toplanan ordu hemen yola çıkmalı, gecikenler beklenmemeli. Minas Tirith’te yeterli erzak var mı? Çünkü eğer artık bütün hızımızla süreceksek atlarımızı hafif olmamız gerek ancak bizi savaşa götürecek kadar yiyecek ve içecek taşımalıyız.” “Çok önceden hazırlanmış büyük bir stoğumuz var.” dedi ulak. Théoden süvarilerin sıraya girmesi için bir emir verdi. Hemen öten borazanlar Sığınak’tan ve aşağıdan birçok başka borazan tarafından cevaplandı. Kulakları uğursuzca tırmalayan borazanlar o ağır havada durgun ve acı geliyordu kulaklara. Kral Merry’ye döndü ve onun geride kalmasını emretti. Merry buna ne kadar itiraz etse de emir emirdir. Fakat önce Edoras’a gidilecekti ve bu dönüş yolu boyunca Merry at sürecekti Yurt’un Kralı Thengel oğlu Théoden’le.

İki hızlı saat geçti; kral artık yarı aydınlıkta beyaz atı üzerinde oturmuş pırıldıyordu. Miğferinden dışarı taşan saçları kar gibi olsa da mağrur ve uzun boylu görünüyordu; çoğunluk onu hayranlıkla seyrediyor; onun iki büklüm olmadığını, korkmadığını görerek yürekleniyordu. Kral elini kaldırdı ve sonra Yurt ordusu yavaş yavaş harekete geçmeye başladı. En önde kral sülalesinden on iki şanlı Süvari gidiyordu. Onların ardında sağ yanında Éomer ile Kral geliyordu. Sert ve hiçbir şeyden etkilenmez yüzleriyle bekleyen adamlarının oluşturduğu uzun sıralar arasından geçtiler. Böylece Rohan şarkılarında hiç çalgısız müziksiz sesleriyle insanların peşlerinden nesiller boyu anlattığı, Doğu’ya yaptıkları büyük yolculuk başladı.

Loş sabah vakti karanlık Dunharrow’dan
soyluları ve komutanlarıyla sürdü atını Thengel’in oğlu:
Edoras’a, Yurt muhafızlarının
sislere gömülmüş kadim saraylarına vardı:
kasvetle örtülmüştü altın kirişler.
Veda etti özgür halkına,
ocak başına, tahtına ve bir zamanlar,
ışık solmadan önce, şenlikler yaptığı kutsal yerlere,
sürdü atını, ardında korku,
önünde yazgısı. Tuttu sözünü;
bir bir yerine getirdi her ne and içtiyse.
Sürdü atını Théoden. Beş gün beş gece
doğuya ilerledi Eorloğulları
Toprak’tan, Çayır’dan ve Çamlık’tan geçip
altı bin mızrakla Anórien’e,
Mindolluin altında haşmetli Mundburg’a,
Deniz Kralı’nın Güney krallığındaki
kuşatılmış, ateşlerle çevrelenmiş şehrine.
Yazgı yönlendirdi onları, karanlık bağrına bastı
atı ve atlıyı; uzaktan gelen nal sesleri
sessizliğe gömüldü: Böyle söyler şarkılar.

Gerçekten de kral, öğle vakti olmasına rağmen, yoğunlaşmakta olan bir alacakaranlıkta vardı Edoras’a. Burada sadece kısa bir süre durdu, ordusunu, silah başına biraz geç gelmiş olan altmış kişiyle daha pekiştirdi. Yemeğini yemiş olduğundan tekrar yola koyulmak için hazırdı ve hizmetkarlarına kibarca veda etti. Fakat Merry, son bir kez daha kendisiden ayrılmamak için yalvardı. Fakat reddedildi. Ve Merry eğilip selam vererek mutsuz bir halde uzaklaştı oradan. Daha şimdiden bölükler gitmeye hazırlanıyordu. Adamlar kemerlerini sıkıyor, eyerlerine bakıyor, atlarını okşuyorlardı. Kimisi de huzursuz huzursuz alçalmakta olan gökyüzüne bakıyordu. Kimsenin dikkatini çekmeden bir süvari geldi ve hobbitin kulağına usulca konuştu. “İradenin istediği yerde bir yol açılır, deriz biz. Ben de öyle olduğunu gördüm. Sen Yurt Hükümdarı’nın gittiği yere gitmek istiyorsun: Bunu yüzünden okuyabiliyorum.” Merry onayladı bunu ve Süvari onu yanına aldı.Ve böylece Théoden Kral kendi ülkesinden ayrıldı; uzun yol miller boyu kıvrılıp uzaklaşıyordu..

10978701_10203717085189507_6447257111785093673_n

Yazının devamı için ; Théoden Kral’ın Hayatı Bölüm : 3

Yazının ilk bölümü : Théoden Kral’ın Hayatı Bölüm : 1

Yorumlar