Ana sayfa Edebiyat VE İNSAN ALDANDI!

VE İNSAN ALDANDI!

PAYLAŞ

 

VE İNSAN YİNE ALDANDI
“Asra Yemin olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır.”
Asr suresi (1-3)

Çöküştü bu. Kalbinde ki tüm inşa ettiği değerlerin, yüzüne yerleştirdiği tüm o sahte gülüşlerin, dilinde ki sevgi sözcüklerinin bitişi gibi bir çöküş… Öyle bir çöküş ki tüm ömrü boyunca oturup düşünse aklının ucuna gelmeyecek bir final yaşıyordu şimdi. Yüzüne kapanan soğuk, ağır ve yıkıcı demir kapının sesi yolun sonuna geldiğini bir tokat gibi çarpmıştı yüzüne. Hayatı boyunca savunduğu tüm doğrularının teker teker çöküşüydü bu yaşadığı… Oynadığı bir oyun değildi ama o öyle sanmıştı. “Asra yemin olsun ki insan ziyandadır” ayetini tekrarladı arkasından kapanan kapıların yüksek sesini bastırmak istercesine. Kulaklarında tekrarlayan suçlayıcı sözleri durdurabilirdi fakat yüreğinin yangınını nasıl durduracaktı, vicdanının sesini ve hiç durmadan kelimeler akıtmasını nasıl durduracaktı. Yalnızlık çok ağır bir yüktü. Bazı insanlar kaldıramazdı, tüketirdi onu, yok olurdu insan…

Günden güne yok olduğunu hissediyordu. Gerçek değerleri yalnız kalınca mı anlardı? Bunları mı yaşaması gerekiyordu? Soğuk bir dört duvar arasına girmeden değerleri bilemeyecek miydi? Öfke hissediyordu, kendi yok olurken yok etmek… Kendiyle sabahlara kadar konuşuyordu. Onu yalnız bırakanlara, onu mahkûm edenlere, onu suçlayanlara sabaha kadar kelimeler diziyordu ipe boncuk dizer gibi… Kafasının içinde hiç durmak bilmeyen bir makine gibiydi vicdanı. Bazen kendini suçluyor bazen de başkalarını… Oysa insan aldanmıştı. Buradan ne zaman çıkacağını bilmiyordu ve bir insanı bilinmezlik yıkıyordu en çok. Sevdiklerine kavuşma heyecanı ile bazen umut doluyordu içi ama sonra hemen yine umutsuzluğa kapılıyor içinde hiç bitmeyen çığlıklar atıyordu tüm o sessizliğe ve geceye… Yastığı bastırdığı hıçkırıklarıyla doluydu, nemli ve rahatsızdı. İsterse kuş tüyünden olsun bu yastık onun kafasına göre çok acıydı. Yastığa kafasına koymasıyla içine acı akıyordu. Hiç rahat bir uyku çekmemişti bu duvarların arasına girdi gireli. Çünkü yastık ve kafa arasında bir vicdan vardı. Onu uyutmayan ne yastıktı ne de kafasında kurduğu binlerce senaryo. Onun insani bir yanı hala kalmıştı. Fakat nefsi ile öyle mücadele ediyordu ki bazen vicdanının sesini bile bastırıyordu. Kafasının içindeki düşmanca seslerle ve vicdanının içindeki sesin kalbine yumuşak dokunuşları arasında kalmıştı. İkisi arasındaki savaştan çok yorulmuştu ki son zamanlarda. Fakat insan bilmiyor muydu sonunda hep vicdan kazanırdı.
Bir düşünce suçlusuydu o. Düşünceler kelepçeye vurulur muydu? Asla ! Fakat düşünceler hayata geçirilir ve başkalarına zarar verirse elbette bir suç olmaktan çıkamazdı. Düşünceleri yanlıştı, kime göre neye göre yanlıştı? Sorguluyordu. Fakat aslında vicdanının en derinlerinde ona evet sen yanlış yaptın bunlar sana yakışmadı diyen bir beş başlı ejderha vardı. Birinin başını kesse biri çıkıyordu, ağzından alevler saçıyordu kalbine yangınlar savuruyordu.

 

Günleri tekdüze devam ediyordu. Hep aynı şeyler yapıyordu her gün. Sabah kalkıyor, biraz spor yapmaya çalışıyor, sonra bir kahvaltı ve biraz kitap okuyordu. Buradaki insanlar kimdi ve onların arasında ne işi vardı. Ama insan insana muhtaçtı işte, ne kadar beğenmese de, sevmese de sohbet etmeyi tanımadığı insanlarla mecburdu iki çift laf etmeye. Biraz ondan biraz bundan konuşmayı unutmamak için konuşuyordu çoğu zaman. Ama aslında kendi içerisinde o kadar çok konuşuyordu ki içten içe tüketiyordu onu bunca kelime.

 

Keşke… Keşke öyle olmasaydı, keşke onu demeseydi, keşkeleri o kadar çoktu ki şimdi… Hâlbuki keşke şeytandandı. Onu keşkelere sürükleyen kendisiydi. Bunu söylememesi gerektiğini çok iyi biliyordu. İnsan kendine yaptığı kötülüğü başka hiç kimse ona yapamazdı aslında. O her şeyi kendi kendine yapmıştı. Önünde birçok alternatif yollar varken o hep karanlık ve puslu olanlarını tercih etmişti. İnandığı değerler janjanlı paketlerle sunulduğu için hiçbir zaman kendinin yanlış yoldan gittiğine inanmamıştı. Ona yanlış yoldasın diyen kardeşlerini, annesini, dostlarını hiç dinlememişti. Kendi inandığı doğruları izleyince bir çıkış yolu bulacağına o kadar emindi ki kendi çöküşünü kendi elleriyle hazırladığını hiç göremedi. Bu kibirdi. Ve işte insan yine aldandı.
İnsanın inandığı doğruları olabilirdi, ondan güç alabilirdi elbette ama körü körüne savunduğu şeyler başka bir şeyi yıkıyorsa o savunduğu şey dava sayılmazdı. Şimdi anlıyordu bunu. Bir yerden kurtarmaya çalıştıkça diğer yerden yıkmıştı. Yakmıştı hiç düşünmeden, dümdüz ilerlemişti bir patikada ezdiği kır çiçeklerine aldırmadan… Şimdi öylesine pişmandı ki fakat hala öfkesi yüzünden pişmanlığını bile yaşayamıyordu. Atamıyordu içinden bazı lanet olasıca örümcek ağı gibi her hücresine infilak eden düşüncelerini… Oysa neyi kalmıştı. Hoşçakallarını koymuştu torbasına başka nesi vardı yanında. Belki eski bir kitap, belki kahve içeceği bir kupası, birkaç eski kıyafet… Yanında kimi vardı. Kalbinde kim kalmıştı. Bak! Yapayalnız, çaresiz, umutsuz ve perişan bir halde günlerini çuvala koyuyordu. Her gün birbirinin aynısı; eriyordu avuçlarında… Şu koskoca gezegende, milyarlarca yıldızın arasında, milyarlarca insanın arasında yapayalnız tek başına bir adam! Ne uğruna? Ne uğruna?

 

Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar sözü vardı, ne kadar doğru söylemiş atalarımız diye düşünüyordu. Kim kaldı gerçekten onun için içten ağlayan… Kaç seyredemediği vizyondan kalkan film, kaç gidemediği tatil kampanyaları geçmişti… Ülkede kaç eylem yapıldı, kaç bomba patlatıldı… İşte sadece TV den gördüğü kadarıyla biliyordu. Ne bilgisayarı vardı ne telefonu bir uzvu gibi yanından ayırmadığı eskiden.

 

Çocuklarını doyasıya öpemediği, sarılamadığı günlerine kahrediyordu. Kardeşlerine yaptığı zulümlere, annesine söylediği sözlere öylesine pişmandı ki… Şimdi geri dönmek istiyordu ama gururu önüne geçiyordu. Şimdi ona neler söyleyeceklerdi. Nasıl canını yakacaklardı kim bilir. Nasıl yüzüne vuracaklardı yaptıklarını. Ve işte insan bir kez daha aldandı. İçindeki tortulaşmış hayvani gururunu yıkabilse insan belki bir bıraksa kendini hayatın akışına, belki bir kez olsun tamam dese, başkaldırmasa, kabul etse yanlış yaptığını ve elindekilerinin değerini bilse belki o zaman anlardı. Ve hiç yaşamazdı hak ettiklerini. Ama hak etmişti… Hepsini hak etmişti. Sadece dönüp aynaya bakamıyordu bunları ona söyleyecek bir kendisi yoktu ve başkası da söyleyemezdi zaten. “Yanlış yoldasın evlat çöküşünü yaşıyorsun ve yolun sonu ölüm bile olsa bu bir son olmayacak. Yaptığın bu haksızlıklar ölümden sonrada çıkacak karşına. Burada bitmeyecek.” demiyordu kimse. Demeyecekti.

İnsan kaç kez ölür ve yaşamaya devam ederdi. Ölüm vücutlarımızın çürümesi miydi? Ruhun ölümü olur ve vücut yavaş yavaş çürürdü. Bu dört duvar arasında ruhunun öldüğünü ve vücudunun buna daha fazla dayanamayacağını biliyordu. Ölüyordu. Günden güne, yavaş yavaş… Bir bilse beşinci elementin sevgi olduğunu. Sevseydi sadece koşulsuzca ve karşılıksızca… Ailesini elinin tersiyle itmeseydi bomboş insanlar ve boş yollar için, ruhu tekrardan can bulabilirdi belki de. Bir bilseydi, biri ona söyleseydi, üstüne giydiği o ölü toprağından kurtulabilseydi ve göreceği güneşli günlere umutla bakabilmenin ancak sevgiden geçtiğini, sarılmaktan geçtiğini ve affetmekten geçtiğini bilseydi. Affetseydi. Zincirlerini kalbinden sökebilseydi… Suya bıraksaydı tüm kötümser duygularını… Affetseydi bir kez daha… Özür dileseydi. Seni seviyorum diyebilseydi. Belki her şey başa dönerdi bumerang gibi…

 

 

Yorumlar